Yazı: Çiğdem Hasanoğlu

İlham verici, etkileyici, yer
yer ürpertici ve tuhaf biçimde
teselli edici. Dünya üzerinde
onlarla aynı zaman diliminde
var olmanın iyi hissettiren
bir tarafı var. Güncel sanatın
özgür ruhlu ikilisi Elmgreen
& Dragset, birlikte üretmenin
otuzuncu yılını kutluyor; biz
de bu vesileyle hafızalarımızda
yankı bırakan işlerinden kısa
bir kesitle bu istikrarlı
ortaklığa eşlik ediyoruz.



Michael Elmgreen ve Ingar Dragset otuz yılı aşkın süredir birbirine yaslanarak üretiyor. Sanat
tarihinin görünmez odalarına yeni duvarlar örmektense var olanları yerinden oynatmayı tercih eden ikili, izleyiciyi genellikle rahat hissettirmeyen bir bölgeye davet ediyor; sessizliğin, uygunsuz kahkahaların ve yanlış zamanlı güzelliklerin arasına. Ortaya çıkan dil kırılgan ama kalıcı, ironik ama derinlemesine insani. Bu yüzden onların işleri bildiğimiz anlamda bir “eser” olmaktan çok, toplumsal bir provokasyonun biçimlenmiş hali.
Bir banka lobisi, bir yüzme havuzu ya da vitrinin içi... Hepsi görünüşte tanıdık ama aslında arzunun, korkunun ve sınıfsal kodların dekoru. Mimari, ikili için bir biçimden çok bir düşünme alanı. Bir planın, bir kapının, bir pencerenin dünyaya nasıl baktığıyla ilgileniyorlar. Modernist estetiğin “tarafsız” olduğu iddiasını tersyüz edip her yapının ideolojik bir bedeni olduğunu hatırlatıyorlar. Bu neden- le mekan, onların elinde hem bir sahne hem de bir karaktere dönüşüyor. Galeri, ev, müze ya da alışveriş merkezi fark etmiyor; her biri toplumsal bir psikolojinin aynası gibi işlev görüyor. Elmgreen & Dragset mimariyi estetik bir biçim olarak değil, güç ilişkilerinin görünür olduğu bir dil olarak okuyor. Yıkmıyorlar, yeniden kurmuyorlar; var olanı yerinden oynatıyorlar.
Benzer biçimde mizah da bir kaçış değil, bir teşhir aracı. Elmgreen & Dragset politik olanı sloganla değil biçimle anlatıyor; mimariyi, mobilyayı, gündelik objeleri dönüştüre- rek poetik bir direniş alanı yaratıyor. Gündelik hayatın en sıradan jestlerini yine gündelik hayatın en tanıdık mekanlarında donduruyorlar. Böylece sanatın beklenmedik şok etki- sini gösterişli jestlerde değil, gündeliğin sessiz deformasyonlarında arıyorlar.
Bu direnişin merkezinde tanıdık bir soru yankılanıyor: Ev dediğimiz yer neresi? Bazen bir galeri salonu, bazen lüks bir mağaza vitrini, bazen de şehrin arka sokakları. Elmgreen & Dragset için ev, aidiyet ile yabancılık arasındaki o kaygan çizgiye işaret ediyor. Belki de bu yüzden 15. İstanbul Bienali’ni kürate ettiklerinde temayı “İyi Bir Komşu” olarak belirlediler; çünkü komşuluk, gündelik hayatın en politik uzlaşması değil mi? Bir duvarın hangi yöne örüldüğü, kimin kapısını kim çaldığı, kimden korkup kimle sofraya oturduğumuz çağdaş dünyanın kırılgan ortaklığını belirliyor ve bu kırılganlık onların işlerinin temelinde.
İkilinin estetik dili “güzel” hissine çok ya- kın bir yerde duruyor. Minimal ve modern formlar queer bir duygusallık taşıyor. Fakat onların dünyasında güzellik bir amaç değil, bir tuzak. Kendini parıltıyla kamufle eden sistemin içinden, o parıltının kendi diliyle konuşurlar. Tıpkı çölde parlayan Prada Marfa vitrini gibi; bir yanı boşluk, bir yanı arzunun yüzü. Ya da bir gökdelenin önünde duran ve havuz formuna sahip Van Gogh’s Ear gibi;
Michael Elmgreen ve Ingar Dragset modern şehirlerin boş zaman takıntısını ironik bir mezar taşı gibi sergiliyorlar. Her iş, ne kadar mizahi görünürse görünsün, kapitalizmin, sınıfın ve kimliğin sıkışmışlığını yon- tuyor; her biri bir yalnızlık anatomisi. Tam da bu noktada Elmgreen & Dragset’in sanatı estetikten öteye geçerek bir varoluş kritiğine dönüşüyor. Sanatın “yer” kavramını queer deneyimin içinden yeniden kuruyorlar; kimin görünür olabildiğini, kimin dışarıda bırakıl- dığını, kimin sahneye çıkabildiğini sorgu- lamamıza vesile oluyorlar. Bu yüzden işleri sessizdir ama hep politik; mizahlıdır ama hep hüzünlüdür. Ve her defasında şunu hatırlatı- yorlar: Bir mekana müdahale etmek aslında bir zihniyetin mimarisini değiştirmektir.
Tesadüfler bazen hücreler gibi davranır; birleşir, çoğalır, beklenmedik biçimler alır. Sanat tarihindeki birçok ortaklık gibi Elmg- reen & Dragset’in hikayesi de böyle bir kim- yasal tepkimenin sonucu. Akademide değil, tesadüflerin yarattığı bir kesişme anında ta- nıştılar. Michael Elmgreen 1961 Kopenhag doğumlu; önce şiir yazar, sonra performans sanatına yönelir. Ingar Dragset 1969 Trond- heim doğumlu; tiyatro kökenlidir, kamusal alanla ilgilenir. 1990’ların ortasında Kopenhag’da yolları kesiştiğinde ikisi de sanatın sınırlarını sorgulamaktadır. Tek farkla, biri bunu kelimelerle, diğeri bedenle yapmaktadır. Ve tanışmaları enteresan bir tepkime yarattı; performans, metin, mimari ve yerleştirmeyi tek bir organizmaya dönüştürdü.
1995’te kurdukları ortaklık kısa sürede bir estetik birliktelikten fazlasına evrildi; düşün- sel, duygusal ve politik bir paylaşıma dönüştü. Berlin’e taşındıklarında şehrin dönüştüğü atmosfer, duvarın yıkılışı, kimliklerin yeni- den tanımlanışı ve queer kültürün yükselen görünürlüğü onların pratiğini besledi. 90’lar ortasında Berlin, sanatla hayat arasındaki mesafenin neredeyse tamamen silindiği bir oyun alanıyken, onlar da her sabah stüdyoda ürettikleri bir işin, düşündükleri bir konunun o akşam aynı sokakta yaşanan politik bir olayla yankılanabildiğini gördü. Elmgreen & Dragset bu eşzamanlılığı sezdi ve sanatlarını gündelik hayatın kırılma noktasına yerleştirdi.
Zamanla aralarındaki ortaklık bir tür ikili düşünme biçimine dönüştü. Biri formu, diğeri duyguyu tartarken ortaya çıkan gerilim işlerinin enerjisini belirledi. Aralarında hiyerarşi yoktu; fikirler birinden ötekine geçiyor, sonra geri dönüyordu. Bu yüzden üslupları hep çok sesliydi ama asla dağınık olmadı. Onların birlikte üretme biçimi, birbirini sürekli tartan, tamamlayan ve yeniden tanımlayan bir dengeye dönüştü. Belki de bu yüzden mizahları hiçbir zaman bütünüyle neşeli, hüzünleri hiçbir zaman bütünüyle karanlık olmadı. O denge, birlikte düşünmenin estetiğiydi. Ber- lin yıllarını izleyen süreçte dünyaya yayılan projeleriyle Tomorrow, Useless Bodies? ve Prada Marfa gibi işler üreterek yalnızca sanat yapmadılar; sanatın nasıl var olabileceğini de yeniden tanımladılar.
Otuzuncu yıllarını kutladıkları bu dönem- de ikili, Prada ile birlikte çok konuşulan bir işe imza attı. Frieze London kapsamında King’s Cross’taki yenilenmiş Town Hall bina- sında gerçekleşen Prada Mode’un on üçüncü edisyonu, Elmgreen & Dragset’in The Audience adlı yeni enstalasyonunu merkezine alıyor. Prada’nın sanatçılara mekana özgü işler üretmeleri ve konuşmalardan perfor- manslara uzanan çok katmanlı bir program kurgulamaları için alan açtığı bu platform, bu kez izleyiciliğin doğasına eğiliyor.
İkilinin yazdığı kısa film salonun merkezindeki perdede bulanık biçimde dönüyor; bir ressam ve bir yazar yaratım süreçleri üzerine konuşurken beş sinema koltuğunda hipergerçek heykeller izleyici pozlarında yer alıyor. İzleyenin bakışı bu figürler üzerinden kendi üzerine dönüyor, seyir eylemi görünür hale geliyor. Bu büyüleyici deneyim The Conversation adlı ek bir heykelle devam ediyor. Bir kadın figür kafede tek başına oturuyor
ve filmdeki karakterlerden biriyle FaceTime üzerinden konuşuyor. Film, mekan ve izleyen arasındaki sınırlar kasıtlı olarak bulanıklaş- tırılmış. Elmgreen & Dragset’in sözleriyle: “The Audience izleyiciliğin doğası üzerine bir iş. Seyircinin bakışını yönlendirmeyi, dikkati çelişen yönlere çekmeyi seviyoruz. Bir sinemada ya da tiyatroda seyirci olmak birçok kişiyle aynı anda bir deneyimi paylaş- mak demektir. The Audience’da bu paylaşım görünür hale geliyor ve izleyici anlatının bir parçasına dönüşüyor.”
Elmgreen & Dragset’in son işi bir film gibi görünüyor ama aslında bir ayna. İzleyicinin yerini sorgulayan, bakışın yönünü tersine çe- viren bir yapı. Boş koltuklar, loş bir ışık ve sessiz bir perdeyle insanı kendi izleme alış- kanlıklarının içine baktırıyor. Tıpkı otuz yıldır yaptıkları gibi, sessizce, zarifçe ama hep dönüştürerek. Elmgreen & Dragset’in sanat pratiği, bize bakışın bir eylem, bir mekanın da bir fikir olabileceğini hatırlatıyor.