Yazı ve Fotoğraflar: Ilgın Gözelekli

Koleksiyonculuk üzerine bir süredir düşünüyorum. İnsan neden bir şeyleri toplamak ister? Sanat koleksiyonculuğundan değil, daha çok obje, başka bir deyişle artefakt koleksiyonculuğundan bahsediyorum. Toplayan bir aileden geliyorum. Bakırlar, tasarım objeleri, Kınık seramikleri… Her birinin kendine ait bir geçmişi vardı. Onları aramak, bulmak, eve getirmek ve sonunda hak ettikleri yeri bulmak. Düşündükçe fark ediyorum ki koleksiyonculuk yalnızca nesnelere sahip olmak değil bir yandan da yaşamın akışı içinde cansız nesneyle bir kurulan ilişkinin de ta kendisiymiş aslında.

Belki de bu yüzden, böylesine kişisel bir serüvenin zamanla başkaları tarafından satın alınabilen bir hizmete dönüşmesi beni hâlâ şaşırtıyor. İlk kez iç mimarlar ve dekoratörlerle yaptığım çekimlerde bunu çok net hissettim. Raflara daha jelatinleri bile çıkarılmadan yerleştirilmiş Assouline kitaplarıyla karşılaştığım günü unutamıyorum. O an şunu düşündüm: Bir insanın evindeki kitaplar, onu en çok ele veren şeylerden biridir. Renk paletine uyduğu için seçilmiş kitaplar ise bir kütüphane değil, dekor objesiydi aslında. O günlerden aklımda kalan en çarpıcı görüntülerden biri hâlâ bu. Yakın zamanda ise Instagram’da oldukça etkileyici bir ev çıktı karşıma. Raflarda Fat Lava vazolar, Kınık ve Çanakkale seramikleri vardı. Uzun zamandır ilk kez gerçekten koleksiyon yapan birinin evine rastladığımı düşündüm. Belki de algıda seçicilikti; sonuçta bunlar benim de peşine düşmeyi sevdiğim objelerdi. Merak edip aynı iç mimarın diğer projelerine baktım. Aynı vazolar, aynı seramikler, aynı yerleşim dili… O anda aklıma şu soru geldi: Bir koleksiyon gerçekten başkası tarafından tasarlanabilir mi? Yoksa aynı objeler farklı evlerde tekrar etmeye başladığında, koleksiyon olmaktan çıkıp dekorasyon dilinin bir parçasına mı dönüşür?

Sürekli olarak algoritmaların bizi ne kadar etki altında bıraktığına dair Reels’lar karşıma çıkıyor. Dijital dünyada zevklerimizin nasıl etki altında kaldığı ve özgün kimliğimizin ve tercihlerimizin nasıl aynılaştığına dair… Aslında kendimizi çok “benzersiz” sanırken, hepimiz birbirimizin benzer kopyaları mıyız gerçekten? Bunun üzerine kafa yorduğumu belirtmek istiyorum çünkü insanı biricik yapan aslında yalnızca neyi sevdiği değil; onu neden sevdiği, nasıl bulduğu ve zaman içinde onunla nasıl bir ilişki kurduğudur.

Koleksiyonu koleksiyon yapan da tam olarak bu kişisel hikâye olmalı. Bir objenin maddi ya da estetik değerinden çok, başka hiçbir evde tekrarlanamayacak bir karşılaşmanın parçası olması. Bir seyahatte tesadüfen rastlanan bir aydınlatma elemanı, yıllarca arandıktan sonra bulunan bir vazo ya da aileden kalan, belki tek başına pek de kıymetli olmayan bir bakır kap… Bir araya geldiklerinde yalnızca ortak bir biçim, dönem ya da renk üzerinden değil, sahibinin yaşamı üzerinden anlam kazanırlar.

Elbette zevk dediğimiz şey hiçbir zaman bütünüyle dış etkilerden bağımsız değildi. Dergiler, filmler, seyahatler, arkadaşlarımızın evleri ve şimdi de algoritmalar neyi görüp arzuladığımızı belirliyor. Ancak bugün fark, bu etkinin hızı ve görünmezliği. Aynı görseller arasında dolaştıkça aynı objelere yöneliyor, sonra da onları seçmenin kişisel zevkimizin doğal bir sonucu olduğuna inanıyoruz. Sorun belki de aynı vazoya sahip olmak değil o vazonun neden orada olduğuna verecek kişisel bir cevabımızın bulunmaması. Ev ve yaşam içinde pek çok öykü barındıran parçalarla şekilleniyor. Aile evinden yürütülmüş küçük bir fincan bile bu hikayenin bir parçası aslında. Bu arama, keşfetme hadi biraz ileri gidelim takıntı yaşamın sıradan arayışlarından biri haline geliyor koleksiyonerler için. Bu nedenle başkası tarafından seçilip kusursuzca yerleştirilmiş objelerden oluşan bir düzenleme ne kadar etkileyici olursa olsun, bana bir koleksiyondan çok iyi kurulmuş bir sahneyi anımsatıyor.

Koleksiyonun doğasında ise biraz düzensizlik, biraz sabır, hatta biraz da takıntı var. Her parça hemen bulunmuyor; bulunan her parça da diğerleriyle kusursuz biçimde eşleşmiyor. Zaten onu kişisel kılan, tam olarak bu pürüzler.

Tam da bunları düşünürken Jonathan Anderson ile sanat tarihçisi James Fox’un koleksiyonculuk ve Britanya zanaat mirası üzerine yaptığı konuşmaya rastladım. Anderson’ın bir yanda Charles Rennie Mackintosh’a, diğer yanda çocukluğunun İrlanda’sını hatırlatan Nicholas Mosse seramiklerine duyduğu ilgi, koleksiyonun nasıl kişisel bir anlam haritasına dönüşebileceğini gösteriyordu. Birbirinden farklı dönemlere ve üretim biçimlerine ait bu nesneleri bir arada tutan şey renkleri ya da biçimleri değil, Anderson’ın onlarla kurduğu bağdı. Belki de gerçek koleksiyon tam olarak burada başlıyor: Objelerin birbirleriyle kusursuzca eşleştiği yerde değil, sahibinin hafızasında birbirine değdiği yerde.

Ve yine, belki de koleksiyonculuğun dayanılmaz ağırlığı da tam olarak burada yatıyor: Nesneleri yalnızca yaşam alanlarımıza değil, kendi hikâyemize de yerleştirmek zorunda olmamızda. Çünkü gerçek bir koleksiyon, neye sahip olduğumuzu göstermekten çok, zaman içinde kim olduğumuzu ele veren, bizimle ilgili küçük ipuçları barındırıyor. 

trak apt sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin